PKK Resmi İnternet Sitesi

HPG Resmi Sitesi

Gerilla TV

HPG Wêne

Kawa'nın Örsünden Üç Kibrit Çöpüne (Mazlum Doğan Yoldaşın Anısına)

“Mazlum yoldaş, ideolojimizi iyi bilen bir arkadaşımızdı. Partimizi ruhundan tanıyan ve öyle kalmaya büyük özen gösteren, gerçekten görkemli bir kişilik. Bu anlamda bu kişilik tam bir PKK oluyor. PKK'nin yaşam sözü, onun zirvesi oluyor.”

Rêber APO

…………….

Bir adam çoğalır bir başına hücresinde

Yüreği Kawa'dadır gözleri Babek'te

Ateşler yanarken dağ doruklarında

İhanet zindan karanlığında kol gezmekte

Kawa'lara Babek'lere bir yandaş gerek

Bu zindan karanlığına bir ateş gerek

Çevrilen ihanet çarkını kırmak için

Ölümü göğüsleyecek bir yoldaş gerek

 

Bir anda yırtılır zindan karanlıkları

Sessiz bir gürültüyle sarsılır duvarlar

Patlar bir beyinde Newroz ışıkları

 

Ey ateşin ve güneşin çocukları

Hani bilincin sesi yüreklerimizde

Gözlerimizde inancın sancakları nerede

Bu gidişe dur demek gerekir bilirim

Hücrede her saniyeyi bir yıl eylerim

Bir ateş yaktık sönmesin diye hiçbir yerde

O ateş sönerse yaşamayı

neylerim

Bu yüzden ü'ç kibrit ile Newroz günü

Yüreğimi sizlere armağan eylerim….

Adnan Yücel

Mazlum Doğan (1955-1982)

Milatlar, tarih başlangıcını ifade eder. Her milat halkların, insanlığın bir doğuşu, bir var oluşu gibi yaşamın toprağına kök salar. Çoğu ise kahramanların, büyük önderlerin yaşamlarını ortaya koyarak, çarmıhlardan, idam sehpalarından ve yangınlardan geçerek yarattığı değerler üzerine gelişir. Ve bu tarihi başlangıçlar insanlığın ortak değerleri gibi aynı iklimi bütün yüreklerde yaşatırlar.

Newroz da Ortadoğu halklarının tarihinde bir milat başlangıcıdır. Med topluluklarının köleci Asur'a karşı büyük kurtuluş hareketinin zafer günüdür. Asur köleci imparatorluğuna karşı Med toplulukları öncülüğünde başlayan ve bölgesel bir nitelik kazanan kurtuluş hareketidir. Ama Ortadoğu öyle fırtınalara, öyle egemen güçlerin gazaplarına uğradı ki, yeniden bir tarih başlangıcı şafak gibi doğuşu bekliyordu gün batımında…

İşte Mazlum 21 Mart 1982’de bu miladı üç kibrit çöpüyle yaktığı özgürlük ateşinde müjdelemişti. Kimdi bu yiğit halk kahramanı? Nasıl olurdu da yüreğini bu kadar büyütebilmişti? Tarihin gerçek kahramanlarını yazmak belki de en zor iş olsa gerek. Gerçek olana dair söylenmesi gereken bütün sözler hak etmeyenlere sarf edilmiş ve bu yüzden gerçek kahramanları anlatmaya yalnızca yürekler kalmıştır.

1955 yılında Elazığ’ın Karakoçan ilçesinde doğan Mazlum Doğan’ın onurlu bir halk uğruna adadığı yaşamı bir halkın acılarının, uğradığı zulmün ve bir de dirilişinin tarihi oluyor.

Balıkesir’de Yüksek Öğretmenlik okulunu bitirdikten sonra 1974 yılında Ankara Hacettepe Üniversitesi Ekonomi bölümüne yazılmıştı. Özgürlük ve bağımsızlık bilincinin gelişmeye başladığı bir dönemde okul çevresi ile yaptığı tartışmalar ve diyaloglarla Kürt özgürlük hareketinin kuruluşunda yer alan diğer arkadaşlarla tanışmıştı. Şahin Dönmez’le aynı sınıfta okuyan Mazlum Doğan yıllar sonra PKK ana davasından tutuklanarak Diyarbakır zindanına konulduktan sonra bir kez daha onunla karşılaşır. Ancak bu karşılaşma biraz daha farklı bir şekilde gelişir. Zira her birinin ayrı bir kampı temsil ettiği bir karşılaşma oluyor. Çünkü Mazlum Doğan 1979 yılında Urfa’nın çıkışında bir arabada yakalanarak Amed zindanına götürüldükten sora, bir yıla kadar yani Şahin Dönmez yakalanıp Amed zindanına getirilene kadar kimliğini açıklamıyor. Onunla zindanda yatan yoldaşlarının bazıları tarafından tanınmadığı için adı Ali abi olarak bilinir. Şahin Dönmez tutuklanarak Amed zindanına getirildikten sonra düşmana; “işte bu PKK’nin en önde gelen kadrolarından Mazlum Doğan denilendir.” diyerek Mazlum yoldaşın gerçek kimliğini açıklar.

Bu yiğit halk kahramanını kendi sözlerinden anlatmak belki de en sade ve en gerçekçi olanı olacaktır.

Özgürlük mücadelesiyle ilk tanışmasını 18.6.1981 tarihinde mahkemeye siyasi savunma yaparken anlatan Mazlum Doğan yoldaş şöyle anlatıyor;

“1974-75 senesinde ben üniversite sınavında Hacettepe'yi tutturmuştum puan olarak. Hacettepe'ye kaydımı yaptırdım. Daha Önce de ben sol eğilimliydim, çeşitli sol yayınlar, gazeteler, dergiler, kitaplara kadar okuyordum. Marksizm’e, Leninizm’e sempati duyuyordum. Yüksekokula geldikten sonra o sıralar başlangıçta ADYÖD vardı. Bir iki defa ADYÖD'e, bir iki sefer DGB'ye ve TSİP'e gittim; ama orada pek fazla kişiyle tanışmadım, tanımıyordum. Daha sonra ADYÖD kapatıldı. Bu arada Hacettepe Derneği v.b derneklere gidip gelmeye başladım. Buralarda devlet konusunda, demokrasi konusunda, faşizm konusunda, parti örgütlenmesi konusunda, mücadele konusunda çeşitli kişilerle konuşur, tartışırdım.

"TKİP davasında işçi köylü sorunu" diye broşürler falan vardı. Başkalarını milli mesele hakkında fikirleri olmamakla, ulusların kaderini tayin konusunda bilgi sahibi olmamakla suçluyorlardı. Ben onu okudum. Ben ne kadar kitap, ne kadar dergi, gazete falan çıkıyorsa hepsini alıp okumak istiyordum. Bir kısmını okuyabildim, bir kısmını okuyamadım. Bu ayrı bir sorun; ama hepsini sıralıyordum… Kendi araştırma, incelemelerimde.

Zaten kendim Türkiye'nin başka illerinde okumuştum. Daha önce Eskişehir'de, Balıkesir'de falan okumuştum. Ben devrimci sempatizan olduğum sıralar, devlet konusunda, demokrasi konusunda bulduğum her türlü kitabı milli mesele konusu dahil okuyordum. Marksizm’inLeninizm’in bütün temel konularla ilgili görüşlerini kavramaya çalışıyordum. Ben milli mesele konusunda kitap araştırmaya, bulduklarımı okumaya başladım. O dönemlerde henüz "Ulusların Kaderini Tayin Hakkı" Lenin'indir bu eser, Stalin’in, Marks'ın milli mesele vs. gibi eserleri piyasaya çıkmamıştı. Başkalarından araştırdık, aradık, taradık. Bulamadım ben pek, fakat diğer çeşitli siyasi grupların veya dergilerin, çevrelerin bu konudaki görüşlerini de öğrenmeye çalıştım. Bulduğum kitapları okumaya çalıştım. 1976 yılına doğru artık milli mesele hakkında ben de birkaç kitap okumuş, bazı şeyler biliyordum: ama elbette daha sonraki kadar gelişmiş, net, kesin görüşlerim henüz yoktu…

Ben DDKD kuruluş toplantısı yapıldığı zaman DDKD'ye gittim. DDKD'yi ve DDKD'lileri sevmezdim. DDKD ve DDKD'lileri burjuva milliyetçisi olarak görüyordum ve kesinlikle daha baştan beri ben onlara karşıydım. Oraya gittim. Oradaki konuşmaları falan beğenmedim. Ben kendimi enternasyonalist çizgide bir Marksist ve Leninist görüyor veya öyle olmaya çalışıyordum. Onları da milliyetçi olarak görüyordum, bu nedenle kendilerine pek bir yakınlık duymuyor, onlarla pek fazla konuşmuyordum bile. Çünkü kendilerinin zaten Marksizm hakkında pek görüşleri yoktu.

Bir ara başka bir arkadaş beni Haki ile tanıştırdı. SBF yurdu muydu yahut Hukuk bahçesi miydi iyi hatırlayamıyorum. Haki bana milli mesele hakkındaki görüşlerini de dahil çeşitli konularda görüşlerini söyledi. Bu arada DDKD'yi de benden daha sert, daha kıyasıya eleştirdi ve burjuva milliyetçisi olduklarını, çalışma yöntemlerini, anlayışlarını, ideolojilerini eleştirdi, bu benim hoşuma gitti. Daha sonraki dönemlerde de yine bu kişiyi bulmak, onunla konuşmak istedim; ama sık sık kendisiyle karşılaşamadım, konuşamadım. Ama kendisine karşı bir hayranlığım söz konusu idi ve giderek bu hayranlık, onlarla beraber hareket etmeye, ideolojilerini benimsemeye kadar gitti. Yalnız, kişinin kendisine hayranlıktan çok, anlattığı düşünceler benim de düşüncelerime denk, uygun geliyordu. Ben bu kişilerin bir grup mu, bir hareket mi veya şey mi olduğunu bilmiyordum; ancak kendileri tarafından tasvip edilmek, kendileri tarafından görevlendirilmek falan istiyordum, bayağı da heyecanlı idim bu konuda. İşte memlekete geldiğimde, kardeşim de dahil, pek çok kişiye, o arkadaştan, Haki'den ve yine Haki'nin arkadaşlarından daha sonra benim de arkadaşlarım oldu. Cemil, Duran gibi öğrendiklerimi hemen anlattım, işte Ortadoğu'da bir ekonomik, siyasal ve sosyal huzursuzluk söz konusudur. Ortadoğu, dünyada ekonomik bakımdan çok büyük öneme sahiptir. Bugün dünya ekonomisine sahip olabilmek için Ortadoğu petrolüne sahip olmak gerekmektedir. Çağlar boyunca Ortadoğu hep siyasal bakımdan çok önemli bir merkez olmuştur. Dünyaya hakim olmak isteyenler, işte ilk çağdaki emperyalist devletler olsun daha sonraki feodal dönemde olsun hatta kapitalist dönemde olsun Ortadoğu'ya sahip olmak istemişlerdir. Ortadoğu bugün kapitalizmle sosyalizm arasındaki çekişmenin odağını oluşturuyor. Ortadoğu'da Kürdistan çok stratejik bir yerde yer alır. Kürdistan'ın jeopolitik önemini iyi kavramak gerekir, işte eğer Ortadoğu'da emperyalizm kovulmak isteniyorsa, Ortadoğu emperyalistkapitalist bloktan koparılmak isteniyorsa, mutlaka Ortadoğu'nun gericiliğin yoğunlaştığı merkez olan Kürdistan'da devrim yapmak gerekiyor. Bu da Kürdistan devrimi, Kürdistan devriminin önderliğini burjuvaziye, burjuva milliyetçilerine bırakmayacak, proletarya önderliğindeki bir devrimle mümkün olabilir. Kürdistan'da bağımsız bir proletarya partisi oluşturmak, proletarya önderliğinde işçileri, köylüleri, esnafı ve diğer yurtsever sınıf ve tabakaları örgütlemek gerekiyor. İşte bu konuda Kürt aydınlarına, Kürt gençlerine görev düşer. Bize görev düşüyor, biz bu konuda faaliyet yürütelim falan benzeri konularda o dönemde arkadaşlar tarafından savunulan bize de anlatılan görüşleri ben de çevreme anlatmaya çalıştım. Hatta 1976 yılı Haziran ayı falandı her halde, Suruç'ta bir Suruçlu genç öldürülmüştü, adını hatırlamıyorum. Hacettepe'de bizim okulun öğrencisiydi, bu kişinin cenaze törenine bazı arkadaşlar gelmiş katılmışlardı Ankara'dan. Hayri ve Kemal de bunların içindeydi, bunlar yakalanmışlardı Suruç'ta. Diyarbakır'da cezaevine getirilmişlerdi. Bu arkadaşlarla henüz fazla sıkı ilişkim olmadığı halde Karakoçan'dan çıktım, bunları ziyarete geldim. Herhalde hatırladığım kadarıyla, bilmiyorum 1200 mü ne de harçlık verdim. Yani oldukça yakınlık duyuyordum ve beraber faaliyet yürütmek istiyordum. Daha sonra, diyelim bir genç tanıdıysam, ya da bir insan tanıdıysam herhangi bir bölgeye gitmek, ona hareketin görüşlerini anlatmak istiyordum. 1976 sonları mıydı, 1977 başları mıydı kesin hatırlamıyorum, ama o dönemde ben okulu bırakmak, artık tümüyle kendimi hareketin ideolojisi doğrultusunda faaliyet yürütmeye vermek istedim, ona adamak istedim. Böyle bir örgütlenme veya bir görevlendirme falan söz konusu değildi. Yalnız bu arkadaşlar henüz kendi görüşlerini kavramadığım için bana pek o sıralar güven duymuyor, bu tür görevler falan vermiyorlardı. Örneğin bir görüş falan konuşulacaksa ideolojik olarak kendileri konuşurlardı, ben de yanlarına oturup dinliyordum. Benim bu isteğim kabul edildi. Ben kendim dedim, işte gideceğim. Yani para falan istemiyordum, zaten yoktu da, o sıra çok ilginç yöntemlerle biz para buluyorduk. Örneğin ben aileme başvuruyor, diyordum ki, birtakım elbise alacağım diye dayatıyordum, veriyordu. 1000, 800, 900, 600 lira para; ben onu götürüyordum ya Haki'ye veriyordum, ya Cemil'e veriyordum ya kitap alıyordum. Ya da diyelim benim Ankara'da ya da İstanbul'da bir yerde tanıdığım bir arkadaşım var, Diyarbakırlıdır, duyuyorum işte ailesinden falan adresini araştırıyordum, yanına geliyordum; yahu işte sen nesin, ne düşünüyorsun, ona hareketin görüşlerini anlatarak taraftar bulmaya çalışıyorduk. Yani tek tek kişilerle bile uğraşıyorduk. Bir adamı ben bilmem Batman'da tanıyorsam, onun peşinden gidip mümkünse onu kazanmak, onun vasıtasıyla orada bir çevre edinmek çabası içerisine giriyordum. Batman o dönemde olduğu gibi şimdi de büyük bir işçi kentidir. Batman'da geniş bir kitle temeli oluşturabilmek, her siyasi organizasyonu özellikle, ben işçi sınıfını temsil etme iddiasındayım diyenlerin arzusudur, amacıdır. Bir ara benden önce Haki arkadaş Batman'a gelmiş; fakat Kürtçe bilmediği İçin ve Batman'daki burjuva milliyetçileri tarafından da bu Türk’tür burada ne arıyor, işte bu hem Türk’tür hem Kürtçülük yapıyor biçimindeki suçlama ile karşı karşıya kaldığı için Batman’ı terk etmek zorunda kalmıştı. Daha doğrusu Batman'ı terk etmeden önce bana Kürtçe bilen bir arkadaş falan yok mu yanıma gelsin biçiminde bir arzu belirtmişti. Ben bunu duydum, çırpındım illa Haki'nin yanına gideceğim, beni bırakın gideyim falan diye; fakat Haki kendisi Batman'ı terk etti. Ben Haki'ye söyledim işte beni gönder dedim, yalnız o da henüz yeni olduğum, tecrübesiz olduğum için hem ağır olabilecek bir görevin altına, bir sorumluluğun altına girip ezilmemden korkuyor, hem de şevkimi, heyecanımı kırmak istemiyordu, "sen bilirsin" dedi. Ben 1976 sonlarına doğruydu valizimi topladım, ailemden kopardığım parayı da alarak o zaman pek fazla sayılmazdı her halde 500 lira paraydı Güney illerine geldim. Duyuyordum Ceylanpınar'da ne olacak, İşte faşizm konusunda bir seminer verecek, ben arabaya atlıyor Ceylanpınar'a gidiyordum. Kahvede oturuyordum, birinin yanında yahut TOBDER'de oturuyordum. Bazı kişilerle bireysel ahbaplık, dostluk kurarak, mümkünse evinde yatmaya çalışıyordum. Ertesi gün seminere katılıyor, bildiğim görüşleri savunuyordum. Böyle turist gibi geziyordum.1977'ye doğru artık ben Batman'da kalmaya başladım. Sık sık Batman'a gidiyordum, bir hafta kalıyordum, 3 gün kalıyordum, 5 gün kalıyordum.


DURUŞMA HÂKİMİ:

Nerede kalıyordunuz kimde kalıyordunuz?

MAZLUM DOĞAN Ark:

Bazen dışarıda kaldığım da oldu. Yani yaz aylarına doğru. Nisan ayına doğru yatacak ev bulamıyordum, yemek de bulamıyordum. Ne yapıyordum; dışarıda yatıyordum. Ama diyelim ben TÖBDER'e gidip oturuyordum ya da LisDer var gidip oturuyordum, akşama doğru oluyor bir genç, bir delikanlı "ağabey bu gece bizim eve gidelim" diyorsa, hiç fırsatı kaçırmıyor, direkt onların evine gidiyordum. Ertesi gün davetsiz olarak gittiğimde oluyordu. Yani zar zor idare ederek kalmaya, propaganda yapmaya çalışıyordum. Diyelim ki, bir genç beraber oturuyoruz, beraber çay, sigara içiyoruz, ben ona hemen herhangi bir konu falan açarak hareketin görüşlerini götürmeye, onun tasvibini almaya çalışıyordum…

Kısacası aslında halkın misafirperverliği söz konusuydu, gençlerin, bu tür davetlerini falan hiç kaçırmıyorduk. Hatta bir kısmı diyelim elbiselerimiz kirli, bu evde kalıyoruz, sabahleyin bize temiz giyecek elbise, gömlek de veriyorlardı, gömleğimizi falan da değiştiriyorduk. Bu yalnız benim için değil, başka arkadaşlar için de söz konusu. Yani, biz belli oluşmuş bir fon veya bir merkezden veya bir şeyden gelen bir para ile ya da şuyla buyla geçinmiyorduk. Bir köye, bir kasabaya, şuraya, buraya bir yere oturuyorsak bu kimisi hemşehrilikten olabilir, uzaktan bir tanıdıktan olabilir, bir merhabadan olabilir, biriyle diyelim bir yerden bir yere otobüsle yolculuk ediyor, kendisini şahsen tanıyorsak veya konuşuyorsak, nereli olduğunu öğreniyorsak daha sonra peşini bırakmaz gider onu arar bulur, onun vasıtasıyla orada iş yapmaya, bazı kişileri tanımaya, hareketin ideolojisini, görüşlerini götürmeye çalışırdık. 1978'in sonlarına kadar bu böyle sürdü

Mücadelemizin öncü kadrolarından büyük devrimci Mazlum Doğan 1979 yılında talihsiz bir şekilde Urfa’da yakalandıktan kısa bir süre sonra Diyarbakır 1 No’lu adıyla bilinen cezaevine naklediliyor.

Yakalandığı günden itibaren yazma fırsatını buldukça mektuplar ve kısa notlar şeklinde yaşadıkları konusunda örgütü bilgilendirmek amacıyla yazan Mazlum Yoldaş, Urfa’dan Diyarbakır’a nakledilişini şu şekilde anlatıyor, "Saat 9  civarıydı, ayrı ayrı araçlara bindirildik. Urfa Tugayından ayrılarak Diyarbakır'a hareket ettik. Ellerim kelepçeli olduğu şekilde sırtüstü yatırılmıştım. Yol boyunca kafam sağa-sola çarpıp duruyordu. Arabadaki erler kendi aralarında konuşup duruyorlardı. Komandolara küfür yağdırdıkları bir arada onlarla belki diyalog kurabilirim diye söze karıştım. Bana sigara verdiler. Bu arada önceki gün Halfeti'nin bir köyüne yaptıkları baskından söz ediyorlardı. Komando subayının kendilerini mahvettiğini, buna rağmen kimseyi yakalayamadıklarını söylüyorlardı. 'Aradıkları kişiler öğrenciymiş, uzun zamandır aranıyormuş. Herif enayi değilmiş, yakalanırmıymış o'. Tariflerine göre köy, Apo'nun köyüydü, ama yakalanan yoktu. İçime neşe doldurdu."

“İradesine Sahip Bir Devrimci İçin İşkence Vız Gelir”

Diyarbakır getirilir getirilmez sorgulanmaya başlandığını yazan Mazlum Yoldaş bu konuda şunları söylüyor, "6 Ekim bekleyişle geçti. Ertesi gün akşama doğru saat 9.00 civarı gözlerimi bağlayarak, ikinci katta bir odaya götürdüler. Bir sandalyeye oturtuldum. Hissettiğim kadarıyla iki sandalye daha vardı ve karşımdaydı. Önüme bir masa koyarak ellerimi üstüne koymamı istediler. Dediklerini yaptım. Hayat hikayemi yeniden anlattırdılar. (Mazlum Doğan arkadaş ilk yakalandığında gerçek kimliği bilinmiyor, onun yerine kendisinde bir köylüye ait kimlik vardır, o kimliğe ilişkin bilgiler vermektedir.) Yazdıklarımı tekrarladım. Askerliğimi nerede yaptığımı sordular. Manisa Doğu kışla dedim. 'Yalanları bırak, bize doğrusunu anlat' dediler. Doğruyu anlattığımı söyleyince, ellerimi joplamaya başladılar. Doğrusu kendimi hazırlamıştım. Kafama, kollarıma, göğsüme, belime ve bacaklarıma inen joplar dayanılır gibi değildi. Ayrıca bir devrimcinin iradesine sahip olması halinde işkencenin vız geleceğine inanıyordum. Ayın 8'i de bekleyişle geçti. Sigarayla yakılan yerler olsun, jop yerleri olsun sızlayıp duruyorlardı. Ama moralim tamdı. Kendi kendime devrimci marşlar söyleyip, daracık hücremde volta atıyordum.”

'Her ihanetin bir mükafatı varmış, Şahin'e canı bağışlandı. İhanetin Bedeliyse Alçakça İhanet Etmesi Oldu'

İşkencelerin gece yarılarına kadar ve bazen de gece yarılarından sora başladığını, bununla devrimcilerin iradelerinin sınava çekildiğini not düşen Mazlum Yoldaş devamla şunları yazıyor,  “Saat 11.30 ile 12.00 civarındaydı, sert bir el koluma yapışarak küfürle sürüklemeye başladı. Kaldığım odaya çarpraz düşen bir diğer odadan başımı zorla eğerek beni içeri fırlattı. Ayaklarıyla boğazıma basarak, ellerimdeki kelepçeleri çözdü. Bir devrimcinin ve iradesinin sınava çekildiği asıl işkence faslının başladığını hissettim. İçimden 'bir devrimcinin iradesine işkenceyle hükmetmek olanaksızdır, Yaşasın PKK, Yaşasın Bağımsızlık, can kaygısına düşecek kadar alçalmamalıyım' gibi şeyler söylüyordum. Ayaklarımdan çoraplarımı soyarak, sırt üstü yere yatırdılar. Ayaklarımı yere 60 derecelik açı yapacak şekilde havaya kaldırarak, tavana asılı olan kelepçeleri ayak bileklerime geçirdiler. Kavgamız başladı! Her falaka faslından sonra ayağa kaldırılarak ıslak zemine döktükleri tuz üzerinde zıplatıyor, sağa-sola doğru koşturuyorladı. ... Sorular; falaka ve tuzlu su üzerinde konuşturulma dönemlerinde sürüyordu. İki kişi mütemadiyen farklı şekilde ve farklı muhtevada sorular soruyorlardı. Ben genel olarak bilmediğimi, tanımadığımı, kimseyi öldürmediğimi, silahımın olmadığını, doğru konuştuğumu söylüyor veya susuyordum. 56 falaka devresinden sonra zıplayamaz ve yürüyemez olmaya başlamıştım. Bundan sonra biri sırtıma biniyor veya hep beraber sağa-sola doğru fırlatıp duruyorlardı. Yere düşmeme fırsat vermiyorlardı. Bu sırada sorguya katılanların 7-8 kişi olduklarını, bir masa olduğunu, burada oturanların hiç soru sormadıklarını anladım. Falakada yediğim joplar elimi ve belimi yakan sigaralara göre daha fazla acı veriyorlardı, ama soğukkanlılığımı kaybetmeme, irademi kaybetmeme etki etmesi olanaksızdı. Çoğu kez dalıyor, sorularını bile duymuyordum. Bu arada Şahin'in durumu hep aklımda idi. Kendi kendime 'demek her ihanetin bir mükafatı varmış, Şahin'e canı bağışlandı. İhanetin bedeliyse alçakça ihanet etmesi oldu' diyordum Ayaklarımı sürekli yere vurarak kanın hareket etmesini sağlamaya çalışıyordum. Ağzıma doldurulan tuz, boğazımı ve dudaklarımı çatlatacak gibiydi. Su istiyordum, cevap vermiyorlardı. Tuvalete gitmek istediğimi söylüyordum, cevap yoktu. Düşman karşısında dik durmaya çalışmama rağmen sandalyede dik duramıyordum. Yeniden alınmamı bekleyip durdum. Bu arada hep 'beni konuşturacağınızı sanıyorsanız yanılırsınız. Ayrıca hakkımda bilgiye de sahip değilsiniz. Bu sizin laçka yapınızı ortaya koyuyor' diyordum. Soğukkanlı ve bilinçli hareket etmeye, hareketin prestijini her koşul altında korumaya çalışıyordum. Zaten 10 günden beri sistemli bir şekilde kendimi hazırlamıştım".

Yakalanmasının üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen cezaevinden kaçmayı kafasına koyan Mazlum Yoldaş çöp bidonları içersindeki kaçış denemesine ilişkin ise şunları yazıyor, "...kaçmayı kafama yerleştirdim. Bu iş için en basit yol, cezaevi çöp arabasıydı. Bidonla alınan çöpleri boşaltacak ve bidona yerleşerek dışarı çıkacaktım. Hazırlıklara giriştim. Bidonda uzun süre kıpırdamadan kalabilmek için spor yapmaya ve sabahleyin yokluğumun yoklamaya kadar kimse tarafından anlaşılmaması için de herkesten önce yataktan kalktığım halde yemek yememeye başladım. Ancak bidon kısa ve dardı. Bu nedenle çöplerin çok olduğunu, bir bidonun yeterli olmayacağını yaygınlaştırarak yeni bir bidonun gelmesini sağladım. 12 Aralık'ta bidona iyice yerleşerek beklemeye başladım. Fakat çok sıkı giyindiğim ve bidonda hava deliği açmadığım için 15-20 dakika sonra bidonda dayanmamaya başladım. Havasızlıktan baygınlık geçiriyor ve şiddetle terliyordum. Buna rağmen dişimi sıkarak 4 saat kadar (gece 4'den sabah 8'e kadar) kıpırdamadan durdum. Fakat dizlerim tamamen uyuşmuştu.

Sabah saat 8.00'de çöp bidonları alınınca arabaya yerleştim. Fakat yoldan çıkmak ve kaçmak olanaksızdı. Çünkü benim ayaklarım uyuştuğu gibi, bir de asker vardı. Bu nedenle Dicle nehrine kadar gittik. Araba ileri geri hareket etmeye başlayınca son durağa geldiğimi anladım. Az sonra motor istop etti ve bidonlar aşağıya atılmaya başlandı. Sıra benimkine gelince arabadan aşağı atılırsam başımın kırılabileceği düşüncesiyle bidondan kafamı çıkardım. Baktım etrafımda asker filan yoktu. Kollarıma dayanarak bidondan çıktım, ama üstü kapalı olan kasanın çıkışı askerlerce tutulmuştu. Dizlerim ve ayaklarım tamamen uyuştuğu için kıpırdayamıyordum. Askerler üzerime atlayınca yere düştüm. Araba derhal son süratle hareket etti. İçerdeki boğuşmada da askerleri alt ederek kendimi aşağıya atmayı başaramadım. Yakalanarak tekrar cezaevine konuldum."

“Hedef Savunma Yapmamızı ve Kamuoyunun Oluşmasını Engellemektir”

Kaçış planının gerçekleşmemesi ile Şahin Dönmez’in ihanetinden sonra gerçek kimliği tesbit edilen Mazlum Yoldaş bu kez savcılık tarafından kendilerine yönelik hazırlanan iddianameye karşılık siyasi savunma hazırlıklarına başlar. Her koşul ve şart altında partinin prestijini düşünen Mazlum Yoldaş savunma hazırlama konusunda partiye gönderdiği bir bilgilendirme notunda şunları yazıyor, "İddianameler elimize geçince, iddianameye cevap hazırlayacağız. Eğer fırsat bulursak (yani yazabilirsek) size de iletmeye çalışırız. Asıl savunma metnimizin ise ne olduğunu bilmiyoruz. Eğer elde kalmış ise tamamlarız. Daha doğrusu ne pahasına olursa olsun tamamlaya ve size ulaşmaya çalışırız. Fakat yukarıda belirttiğim gibi, çalışma koşullarımız yok. Ne olacağımız, çalışmaya fırsat bulup bulamayacağımız belli değil. Sömürgeciler bizim siyasi tavır koymamızı, savunma yapmamızı önlemek için ne lazımsa yapıyorlar. Sabah akşam, gece gündüz göz altındayız. Gece saat 11:00'den sonra ayakta görülen adam koğuştan alınıp götürülüyor. Bir ton dayak ve işkenceden sonra hücreye atılıyor. Koğuşlar didik didik aranıyor. Öyle ki, mektuplardaki pullar bile tek tek kaldırılıyor. Yani yazmak ve saklamak imkansız gibi bir şey. İdare ve gardiyanlar her türlü yazı ve yazılı şeye düşmanlar. Hedef savunma yapmamızın ve kamuoyunun oluşmasını engellemek ve bu arada çok ağır cezalar yağdırıp infaz etmektir. Partiye, bu konuda kamuoyunu oluşturmak ve davalarımıza dikkati çekmek için çok görev düşüyor. Biz elimizden geleni ardımıza koymadık ve asla koymayacağız. Birbirimizle (içte) ilişki kurduğumuz müddetçe kitlemizin parçalanmasına, düşmana boyun eğmesine, teslimiyete izin vermedik. Geceli gündüzlü savunma için hazırlık yaptık. Bundan sonra da Partinin çıkarlarını ve prestijini yüksekte tutmak için ne lazımsa yapacağız. Bundan kuşkunuz olmasın. Fakat bu notumuzun son olacağından, artık sizinle ve cezaevindeki diğer arkadaşlarla ilişki kuramamaktan korkuyoruz. O zaman Partiye propaganda materyali olarak kullanabileceği bir savunma metni vermesek bile, düşman karşısında Partiyi, ideoloji ve politikasını sözlü olarak savunmaya çalışırız. Suçumuz, savunma metnini 12 Eylül öncesi hazır hale getirip, bir nüshasını size ulaştırmış olmamamızdır. Fakat o zaman içte (cezaevinde) arkadaşların eğitimi ile uğraşıyor ve savunma hazırlığını yalnızca geceleri ve çok gizli olarak yapıyorduk. Bu nedenle tamamlayamadık."

12 Eylül askeri darbesi ve sonrasındaki rejimin parti üzerindeki hedef ve amaçlarına ilişkin de kısa notlar düşen Mazlum Yoldaş şunları yazıyor, “Azgın, gerici ve saldırgan Türk cuntası, Partimize ve Türkiye'deki devrimci güçlere karşı saldırısını sürdürmeye devam edecek. İnsan haklarını hayasızca çiğnemeye ve halkımızı azgınca sömürmeye hız verecek. Çünkü, Türk burjuvazisinin bunalımdan çıkış için baskı ve zulmü yoğunlaştırmaktan başka çaresi yoktur. Partimiz, cuntaya karşı hazırlığını, iç ve dış ittifaklarını bu durumu dikkate alarak geliştirmelidir. Bilinmelidir ki, barış döneminde legalizmin batağından gelişen sağ oportünist politikalar iflas etmişlerdir. Bir daha eski güçlerini toparlamaları olanaksızdır. Parçalanacak ve güçsüz düşecekler. Bu nedenle DDKD, Özgürlük Yolu gibi teslimiyetçi siyasetlerin şeflerinden çok tabanları, taraftarları mücadeleye çekilmelidir.

Şu anda sol maceracı anlayış da tehlikelidir. Partimizi yıpratır, gücümüzü dağıtır. Hazırlık ve toparlanma taktiği doğrudur. Acelecilik ve gözü dönmüş atılganlıktan çekinmek gerekir. Bizce örgütlenme, propaganda ve askeri hazırlık bir-iki yıl sürmelidir."

Önderlik: “Mazlum Doğan: En kötü ölüm ile yaşam arasında bulunması gereken bir köprüdür”

Dışarıda, içerde ve Amed Zindan karanlığında öncü rolünü her koşul ve şart altında oynayan, Parti prestiji ile ideoloji ve siyasetini her şeyin üstünde tutan Mazlum Yoldaş teslimiyetlerin başladığı bir dönemde Amed zindanında Demirci Kawa’dan devir aldığı örsü, bedeninde üç kibrit çöpüyle yaktığı Newroz ateşiyle çağdaşlaştırarak bizlere armağan etti. ‘Teslimiyet ihanete, direniş zafere götürür’ şiarıyla Amed Zindan karanlığında baş gösteren teslimiyetleri eylemiyle direnişe dönüştüren büyük önder Mazlum Doğan yoldaş’ın direnişini Rêber Apo şu şekilde değerlendiriyor, “ Mazlum'un değerlendirilmesinde esas olan nokta şuydu: O zaman 12 Eylül faşizminin yaydığı dehşet ve korku söz konusuydu. Ya teslim olma, ya da direnmenin büyük sınavı ile karşı karşıyaydı. Parti hareketinin, ulusal var olmanın, insani olarak var olmanın en çetin bir imtihanı yaşanıyordu. Burada içine girilecek ufak bir tereddüt, sadece bir kişinin dönekliğine değil, bir partinin, bir halkın ve de insanlığın tümüyle faşizmin karanlığına teslim olmasına yol açabilirdi. Dolayısıyla yapılması gereken, artık kesin ve tek çare olarak yaşamı bu temelde sağlamaktı. Tek bilinç, insani ideoloji, asla teslimiyete hiç yer vermeyen ideoloji partiydi. Artık bundan başka bir yolla kurtarılamayacaktı. İşte tamı tamına bu temelde kendini feda etmeyi bilmenin şahadetidir. Nereden bakılırsa bakılsın yerinde bir şahadettir. Ve biz buna şöyle bir değerlendirme ile karşılık verdik: En kötü ölüm ile yaşam arasında bulunması gereken bir köprüdür bu şahadet. Vahşetin, ölümün korkusundan kurtuluşa atılması gereken en temel köprü. Bu köprüden geçenler korkuyu yenmiştir. Bu köprüden geçenler teslimiyeti yenmiştir. Bu köprüden geçenler yeniden var olmanın, dirilmenin imkanını yakalamıştır. Ve zaten Newroz gibi bir günün seçilmesinin, böyle bir dirilişle alakası vardır. Bu anlamda Newroz için de gerekli olan bu temelde yapılmıştır.

Bu şahadetleri her zaman zorbaların ve zalimlerin terörüne ve bundan kaynaklanan korkuya yenik düşmemek ve daha cesaretli bazı adımlarla üzerlerine yürüyebilmek biçiminde ele aldık ve böyle değerlendirdik; anıya böyle karşılık vermek istedik. Sonuçta bildiğiniz gibi, kesintisiz ve bitmez büyük direnişler gerçekleştirdik. Bizim bu şahadetlere karşılık verme tarzımız, Mazlum ve Kemallerin önceden kararlaştırdıkları gibi, mücadeleyi kesintisiz kılmaktır. Bu kararın başarısı diğer bazı kararlardan geçer. Süreci kesinleştirmek, imha, teslimiyet ve her türlü düşmeye karşı can siperane direnebilmektir. Bu direnme ve şahadetle kurtarılan ve kesinleştirilen, parti hareketinin, bu insani hareketin ve bu halkın yaşamasıdır, işte adına zafer denilecek bir gelişme varsa böyle ifadesini bulur. Ve bunun da gerekleri, böyle önderlere yaraşır bir biçimde yerine getirilmiştir. Biliniyor, Mazlum'dan sonra zindan direnme yolundadır ve zindan dışı da buna layık olmanın, ülkeye yeniden dönüşün kararlılığı yolundadır. Parti adına bu şehitlerin anısına layık olmanın gerekleri, daha 1982 sonlarında ülkeye yaygınca yönelme, ülkeye dönüşün ideolojik-politik ve pratik tedbirlerini almadır. Böylece "anıya layık olma sağlanmıştır" diyoruz.

Mazlum yoldaş, Kürdistan halkının çağa açılması, ulusal bağımsızlık ve özgürlüğü için partimizin yürüttüğü direnişin başında yer alması ve dost-düşman herkes tarafından bilinen bu uğurdaki ödünsüz savaşımıyla tarihi kişiliğini kanıtlamıştır.

Halkın bağrından çıkmış, halkın engin değerlerini sağlam ve aydınlanmış komünist kişilikle birleştiren bu yoldaşımızın kişisel özellikleri, kısa fakat zengin yaşam ve mücadeleyle anılan, Kürdistan ulusal kurtuluş savaşçıları ve tüm devrimcilere yol gösterebilecek güçtedir.

Mazlum yoldaşın çok kısa süren pratik yaşamı, her an, her adımda gözlerimizin önünde şekillenmektedir. Eşine ender rastlanan, Kürdistan'da ise çok ihtiyaç duyulan, bir komünistin en belirgin özelliği olan araştırmacı ve incelemeci yanı, kendisini her an önümüze koymakta ve kendi gerçekliğini dayatmaktadır.

Mazlum yoldaş, yoldaşlarına karşı saygı, sevgi dolu olan, onlara karşı hiçbir zaman yersiz bir davranışta bulunmayan, onlara yapabileceği her türlü yardımı yapmaktan asla çekinmeyen, yalnız önderleri değil, aynı zamanda yardımcıları olduğu hissini veren ve bunu da tüm zorluklara göğüs gererek başarabilen bir kişiydi. İster sömürgeciliği meşrulaştırmak sevdasında olan kendini tanımaz küçük-burjuva eğilimlere, isterse sosyal-şovenizmin akıl almaz tutumlarına karşı olsun, sınıf çizgisinin amansız savunucusu olarak işçi sınıfının ideolojik, politik çizgi bağımsızlığı ve milli kurtuluş harekelinin devrimci çizgisine bağlı kalmada eşsiz davranabilen Mazlum yoldaş, tüm bunları zayıflığın, yozluğun, güçsüzlüğün hüküm sürdüğü bir alanda gerçekleştirebilmiş, son üç yılını zindanlarda bu temelde sembolleştirebilmiş ve en çok layık olduğu bir biçimde, Kürdistan tarihinin onu adeta doğal olarak içine itebileceği bir tarzda direnmesini doruğa ulaştırarak bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin büyük kahramanları ve şehitleri safına kendisini kabul ettirebilmiş, bunu da emeği, bilinci, cesareti ve direnmesiyle başarmıştır. Böyle bir günde ve böyle bir direnmeyle efsaneleşmek herkesten çok O'nun hakkıdır. O açıdan bu olay bize söylenecek fazla bir söz bırakmamıştır. Tarih adeta kendi kendisini ifa eder bir duruma gelmiştir. Direnme tarihi, bağımsızlık ve özgürlük tarihi modern bir içerikle Kawa'yı yeniden canlandırmış, mücadelenin başına dikmiş ve bunu bir anlamda gerçekleştirmiş sayılmak zorundadır. Bağımsızlık ve özgürlük tarihi, modern  temellerde yeniden dirilmiş ve 21 Mart Newroz, gerçek anlamıyla yeniden doğmuş sayılmalıdır. O'nun kişiliğinde Kawa, çağımıza özgü bir biçimde mücadelesinin başında yer tutmuş gibidir.

Newrozlar bundan sonra iki adla anılacaktır. Birincisi Demirci Kawa'yla anılan, halkımızın doğuşunu, bağımsızlık ve özgürlük doğrultusundaki ilerlemesini, bunu engellemek isteyenlere karşı soylu direnmesinin efsaneleşmesini ifade eden Newroz; ikincisi. Mazlum yoldaşımızın mücadeleye kendisini katık ettiği Newroz.

Newroz, artık yüzyıllardan beri sürüp gelen baskı ve tahakküme karşı, Mazlum yoldaşın anısıyla cevap verilen yıldönümlerinin kutlanmasına da tanık olacaktır.”    

Kaynak: Parastina Gel